Yargı reformundan Mescid-i Aksa baskınına: İsrail’de güvenlikleştirme, teyakkuz, konsolidasyon

Dr. Öğretim Üyesi Ceyhun Çiçekçi, İsrail’in Mescid-i Aksa’ya saldırılarının ardından İsrail toplumunda teyakkuz kültürünün etkisini AA Analiz için kaleme aldı.

***

Teyakkuz, sözlük anlamı itibarıyla uyanıklık demek, “Her an her duruma hazırlıklı olmak” anlamında da kullanılıyor. “Teyakkuz toplumu” olgusu da toplum tarafından içselleştirilmiş acil durum psikolojisine referans veriyor. İsrail’in sınır bölgelerinde bulunan yerleşim birimlerine yapılan ve ekseriyetle Demir Kubbe hava savunma sistemi tarafından bertaraf edilen roket saldırıları işte tam olarak söz konusu işlevi yükleniyor. Böylece toplumsal teyakkuz hali perçinlenerek, kamusal otoritenin talimatlarına sorgulamaksızın biat edecek bir sosyoloji mümkün kılınıyor.

Gündelik hayatta farklılaşan bireyler, ancak ölümcül/varoluşsal bir tehdidin ilanıyla silkelenirler ve onları ayrıştıran atomize niteliklerini bir kenara iterek, kader birliklerini hatırlarlar. Bu süreç sonucunda tehdit altında olduğu iddia edilen referans objesinin kolektif olarak yeniden anlamlandırılması ve imajının üretilmesi mümkün olur. Bir diğer ifadeyle millet, üyesi olan fertler tarafından tehdit altında olduğunun hissedildiği ve kader birliğinin idrak edildiği bir ortamda yeniden üretilir, anlamlandırılır. Haliyle siyasal düzlemde var olan başkaca sorunlar söz konusu varoluşsal tehdit karşısında önemsizleşir ve halının altına süpürülür. Son haftalarda İsrail’de yaşananlar, yukarıda teorik örüntüsü anlatılan sürecin başarılı/başarısız bir tezahürü olarak görülebilir.

Tartışmalı yargı düzenlemelerinin İsrail siyasetine bölücü etkisi

Öncelikle “yargı reformu” olarak bilinen girişim boyunca Binyamin Netanyahu hükümeti, güç bela oluşturduğu aşırı sağ koalisyonun da yoğun dayatmalarıyla yürütmenin yargıya tahakküm kuracağı bir revizyonu İsrail siyasetinin orta yerinde konumlandırdı. Klasikleşmiş ifadesiyle 3 temel erk olarak yasama, yürütme ve yargının bir diğerinden bağımsızlığı, despotik rejimlerin oluşmasına ve kurumsallaşmasına temel engel teşkil edebilecek birincil koşul olarak kabul ediliyor. Montesquieu’dan bu yana siyasetin despotik bir alana kaymaması adına üç temel erk arasındaki mesafe korunmaya çalışılır. Lakin sert güç ayrılığının hayat bulduğu başkanlık sistemlerinin hilafına İsrail’deki gibi parlamenter sistemlerde yürütme (hükümet), zaten yasamanın (meclis/Knesset) içerisinden neşet ettiği için, göreceli olarak güçlü bir profil sergiler. Siyasetin kadim kuralı olarak daha fazla güç elde edebilmek adına da yargının alanına nüfuz etmeye çalışır. Bugün İsrail’de “yargı reformu” ismiyle bilinen girişimin zihinsel mekaniği, aşağı yukarı bu zeminde çalışıyor.

Söz konusu “yargı reformu”nun İsrail sağı tarafından uzun yıllardır dile getirildiği de bir gerçek. Aslında hikaye yeni olmamakla birlikte, birkaç faktörün oyuna eş zamanlı girişi süreci başat gündem maddesi haline getirdi. Öncelikle bizzat Netanyahu söz konusu yargısal gücün otonomisi marifetiyle yolsuzluk soruşturmalarına maruz kaldı. Ayrıca kurduğu koalisyonu oluşturan sağ partilerin grup kimliklerine odaklı siyaset gütmesi süreci kesifleştirdi. Söz gelimi Ultra Ortodoksların askere alınması ve benzeri süreçlerle Yüksek Mahkeme’nin icazetine tabi olmaları, uzun yıllardır sorunsallaştırılan bir konu başlığıydı. Bir ulus-devlet pratiği olarak zorunlu askerlik hizmetinden muafiyet, Ultra Ortodoks kesimleri imtiyazlı ve dolayısıyla sosyolojik-politik ayrıksı bir cemaate dönüştürdüğünden, seküler kesimlerin tepkisini çekiyordu. Bu çerçeveden bakıldığında, dar grup gündemleriyle hareket eden küçük partilerin Yüksek Mahkeme’nin bu minvaldeki yetkilerinin törpülenmesini ya da bu mahkemeye arzu edilen isimlerin tayin edilmesini hedeflemesinin altında, salt grup kimliklerinin sürekliliğini etkileyebilecek oldukça pratik kaygılar bulunuyor. Bu kaygılar, değişik oranlarla diğer paydaşlarında da hayat buluyor.

Ayrıca yargısal süreçler işgal altındaki topraklarda da İsrail hükümeti nezdinde çeşitli “istenmeyen durumlara” yol açabiliyor. İşgal altındaki topraklarda Filistinlilere ait ev ve arazilere yönelik devletin siyaseten aldığı kararların uygulamasında ve yeni yerleşim yerlerinin oluşturulması gibi süreçlerde mahkemelerin verdiği kararlar sebebiyle aksamalar yaşandığı biliniyor. Böyle olunca da siyaseten kararı verilmiş ve hayata geçirilmek istenen girişimler, yargısal süreçler sonucunda kesintiye uğrayabiliyor. Haliyle bu durum da yürütme erkinin kendisini kısıtlanmış hissetmesine yol açıyor. “Yargı reformu” bu dengeleri yeniden kurgulayarak yürütmenin elini daha da güçlendirmeyi amaçlıyor.

“Yargı reformu” sürecinin içeriği, nedenleri ve ürettiği kısa vadeli sonuçlar itibarıyla İsrail toplumunun en bariz kırıklarından dindar-seküler fayı hızlı bir biçimde yırtılmış görünüyor. Haftalardır sokaklara dökülen seküler kesimler, bahsi geçen yasama faaliyetini engelleyebilmek ve mümkünse tamamıyla ortadan kaldırmak istiyor. Bu revizyon ile birlikte yürütmenin yargı erki karşısında ziyadesiyle güçlenecek olması, Netanyahu’nun günü kurtarmak noktasında işine yarayacak olmasından da öte, İsrail toplumundaki ayrıksı kesimlerin kemikleşmesini ve toplumsal entegrasyonun imkansızlaşmasını beraberinde getirecektir.

Tartışmalı yargı düzenlemesine yönelik güçlü tepkiler, Netanyahu hükümetinde de sarsıntıya yol açtı. Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın hükümetin pozisyonu hilafına açıklamalarıyla birlikte süreç iyice istikrarsız bir görünüm arz etmeye başladı. Güvenlik sektöründe yaşanan kopuşlar, olası bir askeri müdahaleye dair söylentileri dahi gün yüzüne çıkardı. Güvenlik aparatının kontrolden çıkması ihtimali, hiç şüphesiz ki çökmüş/başarısız bir devlete de kapı aralayacaktır. Hal böyle olunca, yıllarını güvenlikçi siyasete ve devletin kutsal bütünlüğüne vakfetmiş olan Netanyahu, bu politik oyunu en mahir olduğu alana doğru kaydırmakta herhangi bir beis görmemiştir.

Mescid-i Aksa saldırısıyla toplumu konsolide etme çabası

İslamiyet’in önemli merkezlerinden Mescid-i Aksa’da yaşananlar, burada ibadetlerini ifa edenlere yapılan insanlık dışı muameleler, kuşkusuz ki salt Filistinlileri ilgilendiren bir düzlemde değerlendirilemez. Bu çerçevede, İslam dünyasında belirgin bir infial oluşmuş ve fakat şimdilik söylem düzeyinde tepkilerle yetinilmiştir. Ayrıca Filistinli örgütler de Mescid-i Aksa’ya yapılan sert müdahaleye binaen İsrail topraklarına roket saldırıları düzenlemişlerdir.

Yazının girişinde de bahsedildiği üzere bu süreç, nihayetinde İsrail toplumunun teyakkuz durumuna geçmesini ve derin yarıklarını en azından bir süreliğine unutarak, konsolide olmasını hedeflemiştir. Ayrıca güvenlik sektöründeki ayrışmaların sebeplerini ikincilleştirmiş, onlara asli vazifelerini hatırlatmak suretiyle aynı sancak altında yeniden toparlanmalarını sağlamıştır. Gazze ve Lübnan’a yönelik düzenlenen hava saldırıları, bu minvalde değerlendirilebilir. Her ne kadar “yargı reformu”na yönelik direniş bir biçimde devam etse de söz konusu politik oyun, Netanyahu’nun kariyeri boyunca başvurmaktan çekinmediği güvenlikleştirme pratiklerini ve böylece ortaya çıkan teyakkuz toplumunu teorize ederek, politik konsolidasyonu da mümkün kılmaktadır. Lakin nihayetinde “yargı reformu”ndan geri adım atılması, yine de protestoların düşük yoğunluklu bir biçimde sürmesi ve koalisyon ortaklarının zorlamasıyla icat edilen totaliteryan çağrışımlı güvenlik aparatı düşünüldüğünde, Netanyahu’nun bu seferki “başarısı” tartışmalıdır.

Son söz olarak, küresel dönüşümlerin yaşandığı ve uluslararası sistemin uzun yıllar sonra çok kutuplu bir nitelik arz etmeye başladığı günümüzde, elbette ki bölgesel sistemlere yansımaların olması kaçınılmazdır. Bugün Orta Doğu’nun iki rakip gücü olarak İsrail ve İran’ın çeşitli seviyedeki istikrarsızlıklarla mücadele etmeleri, toplumsal faylarının derinleşmesi, tezat politik gündemlerin marjinal noktalarda savunuluyor olması, hiç şüphesiz bahsi geçen sistemik dönüşümün doğum sancılarıyla yakından ilintilidir. Bu türbülans dönemi; kah yenilenen seçimler kah sokak gösterileri kah sınırlı çatışmalar biçiminde tezahür edebilir ve bu durum şaşırtıcı olmamalıdır.

[Dr. Ceyhun Çiçekçi, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Öğretim Üyesi, Dış Politika Enstitüsü]

Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir